Beni “Tanı”ma ki Beni Tanı – İlknur İnci Ünal

Beni “Tanı”ma ki Beni Tanı – İlknur İnci Ünal

Varoluşçu terapilerin, psikoterapi dünyasındaki en aykırı tavırlarından birisi tanı koyma konusundaki gönülsüzlüğüdür. Ronald Laing okuyan herkes psikanalizin, psikotik skalasında değerlendirebileceği umutsuz vakalarla bile nasıl insani yönünü kaybetmeden çalışılabildiğini görür. İşte bu yazıda varoluşçu terapilerin insanı birden fazla boyutuyla görebilmesinden değil de, görmekte ısrar etme halinden bahsedeceğim.

Geçenlerde yine şu an okuduğunuz nitelikte bir yazıda; X patolojisine sahip kadınların neden Y patolojisine sahip adamlara kolayca tutulduğunu ve ilişkilerinin nasıl da döngüsel bir hezeyana dönüştüğünden bahsediliyordu. Aslında bu terazi burcu kadınlarla kova burcu erkeklerin ilişkisini anlatan bir yazı olsa karalaması daha kolay olurdu. Çünkü astroloji bir inanç gibi ele alınıyor ve postmodern dünyada inançların yapıbozumu neredeyse idealize ediliyor. Fakat sözü söyleyen, söylediğini psikanalize dayandırdığında tek hamlede reddetmesi daha zor; zira haklı yanları da yok değil. Böyle bir paternin olduğunu gözlemlemek için klinisyen olmaya bile gerek yok. Ve fakat rahatsız edici olan, meselenin tek boyutluluğu yani iki tetris parçası gibi o iki patolojinin örtüşmesi, parçaların birbirine oturması. Varoluşun gerçekliği ortadayken insan tek boyutuyla ele alınabilir mi? Alınsa da böyle bir indirgemecilik “insan”a haksızlık etmek demek olmaz mı?

Viktor Frankl, 1972’de üniversite öğrencilerine o sırada almakta olduğu pilotluk derslerinden insana dair ne öğrendiğini şöyle açıklar: Bu noktadan çıkıp bir A noktasına varmayı hedeflediğinizde yan rüzgarlar sebebiyle (daha aşağıdaki) B noktasına inersiniz. Eğer A noktasına varmayı hedefliyorsanız (daha yukarıdaki) bir C noktasını hedeflemelisiniz ki çapraz rüzgarları geçip A noktasına ulaşabilesiniz. İşte insana da böyle bakmak zorundayız. Onun yeteneklerini abartmak zorundayız ki tam potansiyelini yaşayabilsin. Onu olduğu gibi görürsek potansiyelinin altında kalacaktır.

Bunu en iyi şekilde çocuklarda gözlemleyebiliriz. Yetenekli bir çocuk, yeteneğinin potansiyeliyle yüzleşebilirse onu kullanır hale gelebilir. Psikopatoloji bir sistem zorunluluğu olmak dışında nasıl bir terapötik amaca hizmet edebilir diye düşünüyorum. Terapistin danışanını zihninde bir tanıyla özdeşleştirmesi yalnızca danışanı merak etmesine engel olmaz mı? Bir astroloji meraklısının size burcunuzu sorup ondan sonra da o burca göre sizinle ilgili çıkarımlarda bulunması gibi bir şey değil midir bu? Sonrasında yaptıklarınız ve söyledikleriniz X burcuyla ne kadar uyumlu olması üzerinden değerlendirilecektir. Diyeceksiniz ki günlük bir diyalogla terapiyi bir tutamayız. Çok haklısınız. Tam da bu yüzden terapistin aklının danışanın hangi tanı kriterine uygun olup olmadığıyla ilgili olmaması gerekiyor değil mi? Zira odada sahici, gerçek ve otantik bir ilişki ancak terapistin danışanına karşı merakını kullanarak onun deneyimlerini açan sorular sormaya başlamasıyla mümkün değil mi? X kişilik örgütlenmesi mi acaba diyerek bu hipotezi destekleyecek sorular sormak merak edileni o insan olmaktan çıkarıp bir teoriyi sınamaya dönüştürmez mi? Yalom’un dediği gibi iyileşen şey ilişki ise böyle bir tutum sahici bir ilişkinin ortaya çıkmasını engellemez mi?

Varoluşçuluk değiştirilemez durumlar karşısında tavrımızı değiştirebileceğimizi, böyle bir durumda bile hala özgür olduğumuzu öğütler bize. Sosyal yapı ve sağlık sistemi gereği “tanılara” her zaman ihtiyacımızın olacağı kesin. Ancak yukarıda sorulan soruları kendimize sormak en azından bir tavır değişikliğine sebep olacaktır diye umuyorum. Böylece asıl iyileştirici etkisi olan sahici ilişki, insani bir duruş üzerinden inşa edilebilir.